Gücün En Büyük Sınavı: Hakikat, Erdem ve Vicdan…

Güç, insanın en büyük imtihanlarından biridir. Onu elde etmek kadar, ona sahip olduğunda değişmeden kalabilmek de zordur. Çünkü güç yalnızca yönetme veya etkileme imkânı vermez; aynı zamanda insanın adalet duygusunu, eleştiriye tahammülünü ve hakikatle kurduğu ilişkiyi de sınar. Belki de tarih boyunca yaşanan birçok çatışmanın temelinde bu imtihan vardır. İnsan, elindeki yetki arttıkça, farklı sesi dinlemekten çok susturmaya meyledebilir.

Buradaki “güç” ya da “iktidar” kavramı yalnızca siyasal yönetimleri ifade etmez. Güç, insanın insan üzerinde sahip olduğu her türlü etki, yetki ve yönlendirme kapasitesidir. Bu güç adaletin de aracı olabilir, baskının da. Onu belirleyen, gücün kendisi değil; onu kullanan insanın karakteridir. Devlette, bürokraside, ailede, okulda, iş yerinde, ekonomik hayatta ve gündelik ilişkilerde karşımıza çıkar. Ataerkil kültürün sorgulanamaz otoritesi de bunun bir görünümüdür; çoğunluğun azınlık üzerindeki baskısı da. Güç nerede yoğunlaşıyorsa, eleştiriyi tehdit olarak algılama eğilimi de orada kendini gösterebilir.

İnsanlık tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur. Sokrates gençleri bozmakla suçlandı; Galileo gerçeği savunduğu için mahkûm edildi; Dreyfus casus ilan edildi; yirminci yüzyılın totaliter rejimleri ise farklı düşünenleri ‘halk düşmanı’ ya da ‘vatan haini’ olarak damgaladı. İsimler, rejimler ve ideolojiler değişti; fakat eleştiriyi sadakat sınavına dönüştüren refleks değişmedi. Çünkü gücün en eski korkularından biri, kendisini sorgulayan vicdanlı insanlardır.

Bu refleksi en derin biçimde çözümleyen düşünürlerden biri Václav Havel’dir. “Güçsüzlerin Gücü” adlı eserinde, modern baskıcı düzenlerin yalnız zor kullanarak ayakta kalmadığını anlatır. Asıl sürekliliklerini insanların gündelik hayatlarında yalanı sıradanlaştırmalarından alırlar. Havel’in “post-totaliter sistem” adını verdiği yapı, insanlara sürekli dokunur; fakat bunu kaba baskıyla değil, ideolojik eldivenlerle yapar. Böylece gerçeklik yavaş yavaş ters yüz edilir. Bürokratik iktidara ‘halk yönetimi’, sansüre ‘özgürlük’, kültürün bastırılmasına ‘kültürel gelişme’, keyfî yönetime ise ‘hukukun üstünlüğü’ denir. Kelimeler görünüşte aynı kalır; fakat artık hakikati değil, gücün ihtiyaç duyduğu anlamı taşırlar.

Ancak Havel’in asıl dikkat çektiği nokta, bu düzenin yalnız yönetenler tarafından kurulmadığıdır. İnsanlar çoğu zaman sadece korktukları için değil, alıştıkları için de susarlar. Konfor, güvenlik, dışlanmama arzusu ve sıradan hayatın akışını bozmama isteği, hakikatin önüne geçebilir. Böylece yalan yalnız yukarıdan dayatılan bir araç olmaktan çıkar; gündelik hayatın sessiz bir alışkanlığına dönüşür. Havel’in “yalan içinde yaşamak” dediği şey tam da budur.

Ne var ki insan bütünüyle yalana teslim olmaya elverişli bir varlık değildir. Her insanda onurunu koruma, adalet arama, dürüst yaşama ve vicdanıyla uyum içinde var olma arzusu da vardır. Bu yüzden Havel’e göre “Hakikat içinde yaşamak”, yalnızca siyasal bir tutum değil, insanın kendi vicdanına yeniden dönmesidir. Bunun ödülü her zaman başarı değildir; kimi zaman yalnızlık, kimi zaman bedel ödemektir. Fakat ahlâki değeri de tam burada ortaya çıkar. Çünkü hakikat çoğu zaman insana çıkar sağlamaz; fakat insanın kendi vicdanıyla barış içinde yaşamasını mümkün kılar.

Havel’in siyasal çözümlemesini ahlaki bir zemine oturtan isimlerden biri de Simon Blackburn’dür. Aristoteles’in erdem anlayışını çağdaş etik tartışmalarına taşıyan Blackburn’e göre erdem, doğuştan getirilen bir özellik değil; eğitimle, hukukla, kültürle ve sürekli tekrar edilen doğru davranışlarla oluşan bir karakterdir. Dürüstlük, adalet ve ölçülülük yaşandıkça şahsiyetin parçası olur. Aynı şekilde yalan, çıkarcılık ve hile de tekrarlandıkça alışkanlığa dönüşür. Bu nedenle erdem yalnız bireysel bir fazilet değildir; toplumsal hayatın da temelidir.

Şu halde eğitim insana özsaygıyı kazandırmalı, hukuk adalet duygusunu güçlendirmeli, kültür ise doğru ile yanlışı ayırt edebilme yetisini canlı tutmalıdır. Kuralların kişilere göre değiştiği, hesap verebilirliğin zayıfladığı toplumlarda yalnız kurumlar değil, şahsiyetler de aşınmaya başlar. Bugün dijital dünyada hızla yayılan dezenformasyon, manipülasyon ve dolandırıcılık ağları bunun yeni örnekleridir. Erdem fikrinin zayıfladığı yerde güven de zayıflar; güvenin zayıfladığı yerde ise toplumsal hayat görünmez biçimde çözülmeye başlar.

Bu sebeple, kusurları gösteren eleştiriyi ihanet, farklı düşünceyi sadakatsizlik olarak görmek yalnız siyasal hayatın değil, insan ilişkilerinin de en eski yanılgılarından biridir. Aynı baskın anlayışa aile içinde, iş yerinde, akademide, bürokraside veya herhangi bir toplumsal yapıda rastlamak mümkündür. Çünkü asıl sorun belirli bir yönetim biçimi değil; gücün insanı, kendi haklılığına fazlasıyla inandırması ve bunun zamanla doğurduğu körleşmedir.

O hâlde insan rahatını mı koruyacaktır, yoksa şahsiyetini mi?

Havel bu soruya “Hakikat içinde yaşamak” diyerek cevap verir. Blackburn ise aynı hakikati “Erdemli yaşamak” olarak ifade eder. Aslında ikisi de aynı noktada buluşur. Hakikat yalnız doğruyu söylemek değil, doğru olanı yaşayabilmektir; erdem ise doğruyu bilmekten çok, onu karaktere dönüştürebilmektir. İnsanı gerçekten güçlü kılan sahip olduğu makam, servet ya da nüfuz değildir. Gerçek güç; elindeki güce rağmen adaletten, hakikatten ve vicdanından vazgeçmeyen şahsiyettir.

Mertin KAZAN

Kaynakça

  • Václav Havel, Güçsüzlerin Gücü
  • Simon Blackburn, Etik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir