2021’de “Ömer Seyfettin’in Turancı İslamcılığı”nı yayımladım. Bu kitabı “Hanif Türk” (2019) ile “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitaplarımın yayım yılları arasında yayımlamamın amacı Türk milliyetçiliğinin “İttihatçılığı” karşısında Ömer Seyfettin’in özellikle 1917’den sonra ortaya koyduğu anti-Enverciliğini göstermekti.
2015’ten beri Türkçü literatürü okuduğumdan Türk-İslâm terkipli Milliyetçilik (TİTM) ve Türkçü-Turancı Milliyetçilik (TTM) ekollerinin müşterek kabullerinin ürünü olan metinlere maruz kalmaktaydım. 2010 sonrasında Milliyetçi ekoller Mustafa Çalık’ın da etkisiyle “Enverci” bir İslâmcı-Turancılık düşüncesinin olabilirliği konusunda uzlaşmış görünüyordu. Bu uzlaşma Enver Paşa→Ziya Gökalp→Nihal Atsız çizgisi inşa ediyor ve Ömer Seyfettin’in Türk düşüncesindeki konumunu da “Ziya Gökalp’in etkisi altında kalan hikâyeci”ye indirgiyordu. Daha önce Ömer Seyfettin’in hikâyelerini kısmen okumuş isem de nesirlerini okumamıştım. 2015 sonrasında onun külliyatını taramaya başladım. Karşıma bambaşka bir Ömer Seyfettin figürü çıkmıştı. Ömer Seyfettin ayrı bir damardı.
Ömer Seyfettin bir bakıma İttihat ve Terakki’nin “Turancı İslâmcılık” politikasının teorisyeni durumunda idi. Öte yandan Ömer Seyfettin’in Enver Paşa ile İttihat ve Terakki kadrolarına karşı sert muhalefeti bulunmaktaydı. Bu durum Türk milliyetçisi aydınlar ve ekoller tarafından ihmal edilmiş gibiydi. Ömer Seyfettin’i kenara iten milliyetçi düşünürler Ziya Gökalp’i Türkçülüğün, Nihal Atsız’ı da Turancılığın öncüsü kılmaktaydı. Bu algı üretimi üzerine Ömer Seyfettin’i Ziya Gökalp’ten tefrik edecek farklılıklara yönelmiştim.
Ömer Seyfettin ile Ziya Gökalp arasında ilk önemli fark, Ömer Seyfettin’in “sürekli harb” ve “millet-i müselleha” (silahlandırılmış millet) düşüncesini benimsemiş olmasıydı. Bu fikir onun Turancılık anlayışını Ziya Gökalp gibi “aşamalı/merhaleli” (Türkiyecilik→Oğuzculuk→Turancılık) yaklaşımla ele almaktan uzaklaştırmaktaydı. Ömer Seyfettin “silahlı toplum” düşüncesiyle yayılmacı bir askerî içtimaiyyat fikri geliştirmekte ve “Muharebe, içtimaî bir müessesedir” demekteydi. Dolayısıyla ona göre “savaşmayan milletler tarih sahnesinden çekilmeye mahkûmdu.” Sürekli savaş hali tasavvuruyla düşünen Ömer Seyfettin, toplumu “asker millet” olarak organize etmeyi “mefkûre” olarak ortaya koyarak şöyle diyordu:
“Yaşayan milletlerin başlıca seciyesi nüfusça, medeniyetçe, ticaretçe, servetçe ve mefkûrece büyümek ve genişlemektir. Nitekim seciyesi büyümek ve genişlemekte kavi olan milletler, bu konuda zayıf olan milletler üzerine çullanacak, onların memleketlerini zapt edecek ve onların içtimaî varlıklarına nihayet verecektir.”
Ömer Seyfettin, “irredentizm” kavramını da kullanarak milletlerin büyüme ve yayılma mefkûresini “içtimaî yasa” olarak görmekte ve Turancılığı, “sürekli harb” inancının yansıması olarak sistemleştirmekteydi. Ziya Gökalp ise “Bugün şeniyet (gerçeklik, relite) sahasında yalnız Türkiyecilik vardır. Fakat, ruhların büyük bir iştiyakla aradığı (Kızıl Elma), şeniyet sahasında değil, hayal sahasındadır” diyerek Türkiye’nin milli sınırları kapsamında bir milliyetçilik düşüncesi geliştirmişti. Ziya Gökalp’e göre Turan Birliği, “uzak hedef”ti. Ömer Seyfettin’in makalelerini okudukça, bu metindeki ifadelerin H. Nihal Atsız’ın kitaplarında da işlendiğini hatırladım. Bunun üzerine her iki müellifin metinlerini karşılaştırmalı şekilde okumaya başladım. Gerçekten de H. Nihal Atsız’ın Türkçü-Turancı düşünce örgüsünün temelinde Ömer Seyfettin’in tezleriyle büyük benzeşme vardı. Fakat Atsız, metinlerinde Ömer Seyfettin’e değil, Ziya Gökalp’e referans vermekteydi. Mehmet Işık’ın doktora tezinde Nihal Atsız’ın Ömer Seyfettin’den etkilendiği konusu sınırlı düzeyde ele alınmıştı:
“Ömer Seyfettin’in savaş ve savaştaki askerlerin davranış tarzlarının nasıl olması gerektiği konusundaki görüşlerinin, özellikle 1930’lu yıllardan itibaren Türk milliyetçiliğinin önemli isimlerinden birisi haline gelen Nihal Atsız üzerinde etkili olduğu ileri sürülebilir. Nihal Atsız’ın 1936 yılında yayınlanan Yakarış-I başlıklı şiirinde geçen ‘Rahat yatakta ölmek acap olmaz mı çile?/ Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı’ (Atsız, 2015: 7-8) dizeleri ile Teke Tek hikâyesinde geçen ‘Dünyada yataktan daha azaplı bir mezar yoktur’ ifadesi arasındaki benzerlik böylesi bir etkilenmenin varlığını güçlendirmektedir. Bununla birlikte bu iki ismin din ve ırk konularındaki düşünceleri birbirinden farklıdır.”
Mehmet Işık’ın doktora tezinde gösterdiği ilişkiseliği derinleştirmek gerektiği düşüncesiyle kitabımı işledim ve bulgularımı ortaya koyarak şöyle dedim: Ömer Seyfettin’in Ziya Gökalp’ten ayrılan düşünceleri H. Nihal Atsız tarafından büyük oranda benimsenmiştir.
Ömer Seyfettin ile Ziya Gökalp arasındaki diğer fark da onun Türklüğü “İslâm İttihadı” olarak muhtevalandırmasıydı. Ömer Seyfettin’in hem “Turan” anlayışı hem de “Türk milleti” anlayışı Türklüğü Müslüman olmakla kayıtlı kılmaktaydı. Onun yaklaşımında Anadolu’ya hicret eden bir Müslüman etnik kökeni ne olursa olsun Türkçe konuşmak, Türk töresine ittiba etmek, Türk devletine tebaa olmayı kabul etmekle “Türk” olmaktaydı. Yazar, Türklüğü “Müslüman millet” olarak ele almış, Türk’ün ülküsünü İslâm ümmetinin davasıyla birleştiren bir tarih ve toplum düşüncesi geliştirmekteydi. Ziya Gökap ise Türklerin tarihini “kabile devri→ümmet devri→millet devri” şeklinde dönemleştirmekte; dolayısıyla Türk ülküsünü İslâm’ın ilayı kelimetullah davasıyla ilişkilendirmeyi reddetmekteydi. Ayrıca Ziya Gökalp “medeniyet değiştirmek”ten bahsetmekte iken, Ömer Seyfettin şöyle demekteydi:
“Avrupa’dan kat’iyyen medeniyet almayacağız. Medeniyetimiz Müslüman milletlere has olan İslâm medeniyeti olacaktır.”
Anlaşılacağı üzere Ömer Seyfettin İslâm beynelmilelciliğinden taviz vermeyen bir Türk kimliği inşa etmenin peşindeydi. “Sürekli Harb” teziyle düşünen Ömer Seyfettin’e göre Osmanlı hakanı “halife” olarak statüsünü koruyarak Rusların zulmü altındaki esir Türkleri kurtaracak, Turan halkları siyasî hudutlarımıza dahil olunca Devlet, “Turan Devleti” ve Halife de “İlhan” namını alacaktı. Böylece hem Müslüman halklar hem de Turan halkları millî ve dinî medeniyetin tekâmülüne hizmet edecekti. Ömer Seyfettin’in siyasal ütopyası, “Müslüman Türklerin Oğuz/Kıpçak/Karluk/İtil-Bulgar ayrımı yapmadan birliği” düşüncesine bağlanmakta olduğundan “Oğuzcu” bir teori gütmemekteydi. Diğer yandan onun Turan düşüncesi Müslüman halkları da İlhan’a bağlamakta ve Türkçe konuşmaya yönlendirmekte; yani, Türkleştirme amacı gütmekteydi. Bu tespitlere ulaşınca “Ömer Seyfettin’in niçin Türkçü kesimlerde ve hatta İslâmcı kesimlerde öne çıkarılmadığı” sorusunu sormuştum. Ömer Seyfettin, “İslâm beynelmilelciliği”ni savunurken “ümmetçi” sayılabilecekti. Öte yandan yine “beynelmilelci” düşünür olarak İslâm Turancısı idi. Vardığım tespitler üzerine Ömer Seyfettin’in ideolojisinin Türk düşüncesi içinde “özgün” bir yerde durduğuna işaret etmem gerektiği kanaatine vardım. Kitabımı bu kanaatle kaleme aldım. Ancak Ömer Seyfettin’in ideolojisi benim “Hanif Türk” tezimle bağdaşmamaktaydı. Dolayısıyla kitabımda bu bağdaşmazlığı da belirginleştirmeliydim. Ömer Seyfettin, Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Kırgız gibi boyların ayrı ayrı “milliyet” olduğu fikrinden hareket edememiş, ancak aralarında siyasal birlik de bulunmayan bu kavmiyetleri “Türk milleti” saymıştı. Ayrıca “millet” kavramını da “Millet, Türkî-İslâm nüfus (Türkçe konuşan Müslümanlar) birliğidir.” şeklinde anlamlandırmıştı. Bu kavramlaştırmada hem Osmanlı padişahına tebaa olmayan “Türkçe konuşan Müslümanlar” hem de “Türkçe konuşan gayr-ı Müslim Türkîler” Türk milleti dışında kalmaktaydı. Böylece Ömer Seyfettin benim nazarımda Turancılık fikriyle bir tür neo-Osmanlıcılık yapmaktaydı. Ömer Seyfettin Arapların menfaatinin Türklerin menfaati ile uyumlu olduğu yolunda oldukça iyimser düşüncesi de bulunmaktaydı. Nitekim şöyle demekteydi:
“Araplar bir millettir. Türklerin tealisi, Arapların da tealisi ve muasırlaşması demek olduğundan, bunu bilen Araplar, bir Türk’ten daha ziyade Türkçüdür.”
Ben ise Ömer Seyfettin’in bu görüşüne dört yönden karşı koymaktaydım. Birincisi, Arapların bir “millet” olduğunu kabul etmiyordum. Farklı Arap boyları vardı ve bunlar nedeniyle “Arap milliyetleri” kavramı kullanılabilirdi. İkinci olarak, “Türk Milleti” kavramını Göktürklerin etnik kökeni ne olursa olsun bodunları (milliyetleri) “Türk” adı altında birleştirerek onları “millet” kılması olgusuna göre açıklamaktaydım. Dolayısıyla ideolojimi “milletçilik”, Ömer Seyfettin’inkini “milliyetçilik” şeklinde kavramlaştırdım. Üçüncü olarak Ömer Seyfettin kendini “nasyonalist” (milliyetçi) olarak tanımlamakta ve “Türkçülük” kavramını “Türkolog” anlamında kullanmaktaydı. Benim açımdan ise “Türkçülük”, Yafes’in oğlu Türk’ün evlatları etrafında Turan halklarının birliği demekti. Dördüncü olarak, Ömer Seyfettin, bir coğrafyanın üstündeki etnik nüfusun ekseriyetine bakılarak oradaki halkın milliyetperverliğini de savunmaktaydı. Bu düşünceyi Rusya’nın egemenliği altındaki Türk halklarının bağımsızlığı için araçsal görmekteydi. Fakat Forsa hikâyesinde “Vatan, uğrunda ölünen, üstünde bayrak dalgalanan topraktır” derken kendisiyle çelişkiye düşmekteydi. Ömer Seyfettin’in “İslâm ittihadı için önce her İslâm memleketi istiklâlini kazanmalı” görüşü mikro milliyetçiliklere açıktı ve Göktürk modeli “millet” fikriyle bağdaşmaz görünüyordu. Her şey rağmen Ömer Seyfettin’in Enver Paşa’yı eleştirmesi Türkiye’deki son dönem milliyetçi ekollerin eleştirisi açısından benim için kıymetli idi. Bu kitap, “milletçilik” ile “milliyetçilik” arasındaki ayrımı netleştirerek “Hanif Türk” tezimi “bütünTürk” tasavvuruna doğru geliştirmem için önemli bir düşünsel merhaleydi.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar