Bu yazıyı aslında birkaç hafta önce yazmalıydım ama Azerbaycan’da beni hem sıcaklar hem de peşimi bırakmayan hastalık yakaladı. Üç hafta ateşler içinde yandım.
İlk önce gazeteci Galip Toğrul’la tanışmıştım. Rahmetli gazeteci ve şair Tofig Abdin bana hep ondan söz ediyordu. “Genç, tecrübeli ve çok iyi bir redaktördür,” diyordu.
2014 yılında Bakü’ye gidince de kendisiyle tanıştım. Sanki benim en yakınlarımdan biri gibi gelmişti bana. Sımsıcak gülüşü, samimiyeti, dürüstlüğü beni kendisine hayran etmişti.
Birbirimizi ilk kez görmemize rağmen beni evine götürmüş, eşi, küçücük çocukları ile tanıştırmıştı. Onlar da benim kırk yıllık dost ve akrabalarıymışım gibi etrafımı sarmışlardı. Hatta ben daha oraya gitmeden bana ayırdıkları ve süsledikleri odayı göstermişler ve beni çok duygulandırmışlardı.
O evde Anadolu’daki sıcaklığı, samimiyeti ve kültürümüzün gerçek tezahürünü görmüştüm.
Galip Toğrul başı belalı Karabağ’dandı. Beş kardeştiler ve çileli annesi onları yoksulluk içinde yetim büyütmüştü. Ama beş kardeşin hepsi de çalışkan, başarılı ve tam bir dürüstlük numunesiydiler.
Galip bey, kendisi ekonomist olmasına rağmen gazetecilik mesleğini seçmişti. Bu konuda da gerçekten de çok başarılıydı. Benim 525. Gazete için gönderdiğim yazıları redakte ediyor, yayınlanacak hale sokarak yayınlatıyordu. O sıralar yazdığım her yazı Azerbaycan’da gündem oluyordu. Bunda Galip beyin rolü elbette ki çok büyüktü.
Zamanla Galip Bey’in diğer kardeşleriyle de tanıştım. Öbürleriyle kısa bir kez görüşsem de Gubad Bey’le birkaç kez görüştük ve uzun uzun sohbet ettik.
Bir kez de Frankfurt’a geldi ve Ren Nehri boyu uzun bir yürüyüş yaparak dünya, Azerbaycan, Türkiye üzerine görüş alışverişinde bulunduk. İlk kez bir Azerbaycan aydını beni görüşleriyle tesiri altına almıştı. Hem siyasi hem de ekonomik olarak anlattıkları ve yaptığı analizler birkaç yıl sonra gerçekleşince ona olan hayranlığım daha da artmıştı.
Gubad bey mütevazi, olayları sakince ve derinliğine ele alarak herkesin anlayabileceği şekilde anlatan gerçek bir hocaydı. İngilizcesi mükemmeldi. Bu yüzden de yabancı ülkelerdeki üniversiteler hoca konusunda çok seçici davranmalarına rağmen onu ve Cemil Hesenli’yi kadrolarına almaktan çekinmezlerdi. Onunla konuşan Sovyetler Birliği eğitim sistemi içinde böyle birinin yetişmesine hayret ediyordu. Ülkesine çok bağlıydı. Frankfurt’ta iken her sözün ikincisi Azerbaycan’dı. O ne bir şahsa, partiye veya guruba düşman değildi. Sadece gezip gördüğü Avrupa’daki gibi bir sistem de Azerbaycan’da olsun istiyordu. Nereye baksa aynen merhum Zeynelabidin Tağıyev gibi “Bir gün bu bizde de böyle olsa” derdi. Halkını çok severdi. Kendisi milli bir insandı ama ülkedeki diğer halkların medeniyetine de hayranlık ve saygı duyuyordu. Azerbaycan’ı coğrafya ve kültürler olarak çok iyi tanıyordu. Nereyi sorsam oranın doğal ve coğrafi zenginliğini, tarihini, orada yaşayan halkların özelliklerini hemen anlatırdı. Azerbaycan tarihine özel bir ilgisi vardı. Ben Türk tarihinden anlatınca sözü mutlaka Azerbaycan’a getirir ve orada kurulan devletler, hanlıklar hakkında bilgi verirdi. Bir insanın hem ekonomist hem de bu kadar farklı konuda bilgi olması beni şaşırtırdı.
Bir kez niye siyasi parti kurduğunu sordum. Gülümsedi. “Halkımız bağımsızlığın tadını yeni tattı,” dedi ve ekledi:” Bu partiler birer dernek gibi halkımıza bağımsızlıkla birlikte demokrasiyi de tattırsın diye düşündük.”
Aslında Gubad Bey haklıydı. 170 yıllık esaret sonra bağımsızlık ve ardında gelen acı savaşlar, toprak kaybı, dinmeyen yenilgi tramvası halkı çok sarsmıştı. Zaferden sonra halkın yavaş yavaş demokratik bir düzene doğru geçmesi Azerbaycanlıların hakkıydı. Gubad bey bir aydın olarak bunu önceden arzu ediyor ve safhalarını da mutlaka düşünüyordu.
Gubad bey ile birkaç kez inanç üzerine de sohbet etmiştik. Sovyetler Birliği eğitimi alan Azerbaycanlı aydınların çoğu dine karşı görüşler ileri sürüyorlardı. Gubad bey de dindar bir insan değildi. Görüşleri biraz da Türkiye’de Türkçülüğün en büyük temsilcilerinden biri olan Nihal Atsız’ın görüşlerine yakındı:” Benim halkımın dinidir ve saygı duyarım.” Bu yüzden bazı cahil yorumcuların onu herhangi bir dini akımla yakın görmesi gerçekten de anlaşılır şey değildir. Kendi görüşlerini kafasında oluşturan ve cesaretle bu görüşleri savunan Gubad Bey’in herhangi bir dini kurum ve tarikatla ilgisi olması mümkün değildir.
Türkiye’de Nazım Hikmet’le ilgili bir efsane anlatırlar. Ne kadar doğru ne kadar uydurma onu bilmiyorum. Güya önemli bir adam onun için; “Nazım, seni bir ağaca asmalı ve altında da oturup ağlamalı”, demiş. Bizdeki mantık ne yazık ki budur. İlla içimizdeki değerleri teker teker basit nedenlerle öldürmeli sonra da onun heykellerini dikmeliyiz. Gubad Bey Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıkan kuşak içinde en önemli Azerbaycanlı aydınlardan biridir. Onun Azerbaycan’da muhalif olması veya farklı sözler söylemesi beni asla ilgilendirmez. Beni ilgilendiren bu tür aydınların bilim dünyasına olan katkılardır. Yaşlı nesil ne kadar bilir, bilmiyorum ama genç nesilden rica ediyorum. Onlar Gubad İbadoğlu ve Cemil Hesenli ismiyle yabancı ülkelerde yayınlanmış makaleler ve o makalelere yapılan atıflara bakarak onların değerini ortaya koysunlar. Bilimsel değer insanın kendi kendisini övdürmesi veya başkalarına yazı ısmarlamasıyla olmaz. Buna kargalar bile güler. Alimlik, onun yazdığı eserlere yapılan atıfların çokluğu ile belli olur ve bu da Gubad İbadoğlu’nun çalışmalarında bolca vardır.
Azerbaycan’da mahkeme safhaları nasıldır, Gubad Bey gerçekten ne ile suçlanmaktadır onu da bilmiyorum. Tek bildiğim onun özgür bir insan, gerçek bir bilim adamı ve vatansever olduğudur. Böyle bir insanı vicdanlı hakimlerin hapishanede mahfetmeyeceğine kesinlikle eminim.
Orhan ARAS

Son Yorumlar